Foto Galeri

Esra Gezginci İstanbul’un sırlarına kapı aralıyor: Galata ve Yenikapı Mevlevihanesi’nin bilinmeyenleri

Esra Gezginci ile Esrarengiz İstanbul, pazar günü NTV ekranlarında seyirciyle buluşan bu bölümünde İstanbul’daki Galata ve Yenikapı Mevlevihanesi’ni mercek altına aldı. Mevlana Celaleddin Rumi’nin vefatının üzerinden 748 yıl geçse de..

Esra Gezginci İstanbul’un sırlarına kapı aralıyor: Galata ve Yenikapı Mevlevihanesi’nin bilinmeyenleri

Esra Gezginci İstanbul’un sırlarına kapı aralıyor: Galata ve Yenikapı Mevlevihanesi’nin bilinmeyenleri

Esra Gezginci ile Esrarengiz İstanbul, pazar günü NTV ekranlarında seyirciyle buluşan bu bölümünde İstanbul’daki Galata ve Yenikapı Mevlevihanesi’ni mercek altına aldı.

Mevlana Celaleddin Rumi’nin vefatının üzerinden 748 yıl geçse de sözleri gönülleri aydınlatmaya devam ediyor. Mevlana’nın sözleri yüzyıllar boyu mevlevihanelerin duvarlarında yankılana yankılana günümüze ulaştı. Onlardan biri de Galata Mevlevihanesi… Türkolog Ali Canip Olgunlu, İstanbul’un ilk mevlevihanesi’ni anlattı.
Galata Mevlevihanesi, Galip Dede Tekkesi ya da Kulekapı Mevlevihanesi olarak da biliniyor. Peki nasıl bir yer burası, hangi amaçla kurulmuş, mimarisi nasıl? Mevlevilik öncelikle Hz. Mevlana tarafından organize edilen, tertip edilen bir kurum değil. Mevlana yaşarken, hiç kimse Mevlana’ya Mevlana demezdi. O pirdir. Tek bir mevla vardır. o da yüce yaradandır ve Mevlana şunu çok iyi bilir; söz zamana göredir, mekana göredir ve makama göredir. Dolayısıyla her söz çağdaş olabilmelidir. Bunları babası olan Hz. Mevlana’nın yanında çok iyi dinleyen ardından o sözlerle demlenen oğlu Sultan Veled mevleviliği kurumsallaştırdı fakat yayılma süreci ulu arif çelebimizle olur, yani Mevlana’nın torunu Sultan Veled’in evladı. Yüzyıllar içerisinde Bosna Hersek’ten Şam’a kadar Girit’ten Kırım’a kadar bütün o coğrafya üzerinde yüzün üzerinde mevlevihaneler oluşur. işte biz de onlardan bir tanesinin içindeyiz. Her gün yerli yabancı pek çok kişinin ziyaret ettiği Galata Mevlevihanesi, yaklaşık 7 dönümlük alana yayılıyor. Müze yerleşkesine Cümle Kapısı’ndan giriliyor. Bu görkemli kapının her iki yüzünde de birer kitabe bulunuyor.
Bu mekanları o zaman tasavvuf kadar bir kültür merkezi olarak da tanımlayabiliriz. Peki mevlevihanenin  giriş kapısının hem içi hem dışa bakan kısmında sultanların tuğraları bulunuyor. Kimlere ait bu tuğralar? Ön kapı alanındaki kitabe Sultan Mahmud’a ait. Sultan 2. Mahmut 1834 yılında bu kitabeyi yaptırır. Dergahlar biliyorsunuz tekke de diyebiliriz yani fakirin dayandığı yerlerdir bu mekanlar. O manada devrim padişahları maddi ve manevi çok ciddi buralara destekler olmuşlardır ve onlara ithafen yazılan da bilgilerdir. Mesela ön yüzde yaptı bu dergahı zibai cedid 1250’de Mahmut Han. Dikkat ederseniz son yerde tarihi ifade eder ve o yaptıran şahsın da ismini zikrederler. İçtekinde 3. Selim’in sekizgen yapının bir başka kapısında ise Sultanabdülmecid’e ait tuğralar yer alıyor. Galata Mevlevihanesi Müzesi’nde Şeyh Galip Türbesi, Hasan Ağa Çeşmesi, Adile Sultan Şadırvan ve Sarnıcı, Hamuşan, Semahane gibi tarihi yapılar bulunuyor.
Mevlevihanede gezerken, Hamuşan denilen suskunluk bölümü, yani mezarlığı dolaşırken ihtiyacınız olan en önemli şey iç sesiniz, yani suskunluğunuz… Mevlevilikte ölüm neyi ifade ediyor, neden mezarlık değil de hamuşan diye isimlendirilmiş? Mevlevilikte, Kur’an kaynaklı ölüm diye bir şey yok. Yaradan ile kavuşma vardır. Burayı ziyaret etmek isteyenlere kısaca anlatayım… Hamuşandayız, diğer yerlerde buraya mezarlık derler. Ama mevleviler aslının aslının aslını bildiklerinden mezarlığa mezarlık demezler. Hamuşan derler. Belli bir süreliğine susmuşlar anlamına gelir. Bakınız bunu Hz. Mevlana nasıl söyler. Der ki; “Beni sakın kara toprakta aramayın/ Ben ariflerin gönüllerinde olacağım” Yunus Emre diyor ya; Ölen beden imiş, aşıklar ölmez” işte aşık olmak lazım.
Müzenin en dikkat çeken bölümlerinden biri de sema töreninin yapıldığı alan. Mevlevilikte, Sema nasıl icra ediliyor? Tören, birbiriyle bütünlük içinde farklı tasavvufî anlamlar içeren naat, ney taksimi, peşrev, Devr-i Veledî ve dört selâm bölümünden oluşmaktadır. Sema Töreni, Mevlevîlik kültürünün doğru olarak aktarılabileceği mekânlarda gelenekten gelen Mevlevî müziği ile icra edilir. Itri’nin rast makamında bestelediği 17. yüzyılın sonundan itibaren çalınmakta olan naat-ı şerif ile törene başlanır. Pir Adil Çelebi gibi bestekarlar tarafından bestelenmiş ilahiler, müzik eğitimi almış koro tarafından okunur. Ney, kudüm ve ut gibi enstrümanlar, koroya eşlik eder. Mevlânâ’nın Farsça yazılmış eserleri, tören süresince mutrib heyeti (ses ve saz topluluğu) tarafından icra edilen bestelerin temel kaynağıdır. Sema törenlerinde selam bölümü dört kısımdan oluşmaktadır: 1. Selam, insanın kulluğunu idrak etmesini; 2. Selam, Allah’ın kudreti karşısında hayranlık duyulmasını; 3. Selam, kudret karşısında duyulan hayranlığın aşka dönüşmesini; 4. Selam, insanın kulluğa dönüşünü anlatır. Tören, okunan Kur’an-ı Kerim ve dualarla bitirilir. Gökler aleminin bir sembolü olarak Mevlevi Sema’sında semazenler dönerken, semazenbaşı aralarında gezinir ve semazenlerin birbirlerine olan mesafesinin korunmasını sağlar. Postnişin olarak adlandırılan ve töreni yöneten kişi ise kırmızı postun ucunda ayakta durarak dualar okur. Sema yapılan yer yuvarlak olmasından dolayı dünyaya, Postnişin güneşe, semazenbaşı aya ve semazenler de gezegenlere benzetilerek semanın güneş sistemini sembolize ettiği varsayılır. İcra edilmesi özen ve dikkat gerektiren bu tören, başından sonuna kadar birçok aşamada mistik anlamda semboller taşır.  Sema esnasında dönmek tüm mekan ve yönlerde Allah’ı seyretmeyi temsil eder. Ayak vurmak, nefsin sınırsız ve doyumsuz isteklerini ayaklar altına alıp ezmek ve onunla mücadele edip nefsi mağlup etmektir. Kollarını yana açmak, en mükemmel’e yönelik bir acziyettir. Semada sağ elin yukarı, sol elin ise aşağı doğru kollar açık bir hale gelmesi, sağ elle Allah’tan feyiz alıp O’ndan başkasına yüz çevirmek ve sol elle bu feyzin dağıtılması anlamına gelmektedir.
Semazenler bu meydana geldikleri zaman başlarında bir sikke olur. O nefsin mezar taşıdır. üzerlerinde siyah bir tennure olur. O topraktır bu dünyadır, beşinci bölümde o 3 tane daire atıldıktan sonra yerlere vurunulur. siyah tennureden sıyrılınır. Yani bunun adı manevi doğuştur. O beyaz tennure ise nefsin kefenidir. Bir tasavvuf nefs ile aşk arasındaki dengedir. O 5. bölümde semazenler sol ayak sabit olur sağ ayak ile sağ el yukarıda sol el aşağıda çark ederler, sol ayak sabittir. Kur’an-ı Kerim hükümleri üzerinde dururlar, ne kadar hükümler üzerinde sağlam durabilirsen sağ ayak da o kadar mükemmel çark atabilirsin. eğer sol ayak sağlam değilse sağ ayakla iyi dönüş gerçekleştiremezsin. Sağ el yukarıda haktan geleni halka anlatmakla mükellefiz.
İstanbul’daki bir diğer kültür abides, Yenikapı Mevlevihanesi’ndeyiz… Tarihi ve kuruluşu hakkında neler söylemek istersiniz? İstanbul ili Zeytinburnu ilçesi sınırları içinde olup adını verdiği Mevlânâkapı dışında 1006’da yeniçeri kâtibi Malkoç Mehmed Efendi tarafından kendisine ait bir bahçe içinde tesis edilmiştir. İstanbul kara surlarını dışarıdan çevreleyen, büyük kısmı mezarlıklarla kaplı kuşakta yer alır. Bizans döneminde Rhesium diye bilinen, Osmanlı döneminde Yenikapı ya da Bâb-ı Cedîd adlarını alan kapı, sur içi iskânını söz konusu tesise bağlayan yolun üzerinde bulunduğu için Bâb-ı Mevlevîhâne, Mevlevîhâne Kapısı ya da aynı adı taşıyan diğer sur kapılarından ayırt edilmesi için Mevlevîhâne Yenikapısı olarak anılmaya başlanmış, son dönemde Mevlânâkapı’ya dönüşmüştür. Mevlevîhâne de adını bu kapıdan alarak Yenikapı Mevlevîhânesi ya da Mevlevîhâne der Bâb-ı Cedîd adıyla kaynaklara geçmiştir. Başlangıçta semâhâne, mescid ve on sekiz dedegân hücresinden ibaret mütevazi bir zâviye şeklinde faaliyete geçen mevlevîhâne zaman içinde gelişerek tam teşekküllü bir kuruluş haline gelmiştir.
Şimdi buyurduğunuz gibi Galata Mevlevihanesi’nden sonra İstanbul’da açılan bir mevlevihane olmakla birlikte bütün mevlevihaneler içerisinde en büyüklerinden bir tanesidir. Diğer taraftan ise Itri Dede Efendi ve özellikle de bizim Şeyh Galib’in yetiştiği yerdir. Hani mevlevihanelerde musiki, edebiyat son derece önemli idi. Düşünsenize klasik türk edebiyatının ve musikisinin en önemli besteleri bestekarları buralarda yetişti. Galata’dan 100 yıl sonra aşağı yukarı yapılır burası yani 1597 yılında inşa ediliyor. Ve Malkoç Mehmet adlı bir can burayı inşa eder. Galata’da olduğu gibi bir bahçelikti bağlıktı burası…
Sema alanının tam ortasında ahşap zemin döşemesi üzerinde boyanarak meydana getirilen iç içe dört daire ile bunları kuşatan sekiz kollu bir yıldızdan oluşan, benzerine başka hiçbir mevlevîhânede rastlanmayan ilginç bir motif göze çarpar. Kuzey duvarında yer alan semâhâne girişi cepheden dışa taşan iki merdiven kulesi arasındaki düz tavanlı ufak bir eyvanın içine yerleştirilmiştir. Dışarıdan bakıldığında, mutrıp maksûresine çıkan merdivenleri barındıran iki kulenin eyvana komşu iç köşelerinde iki kat boyunca yükselen pilastırlar ve bunları birleştiren lento görünümünde silmelerle bir çerçeve meydana getirilmiştir. Bu çerçevenin içinde mevlevîhânenin II. Mahmud tarafından 1817’de yeniden inşa ettirilmesi sırasında konmuş olan ta‘lik hatlı manzum kitâbe bulunmaktadır. Ayrıca profilli çıtalarla çerçevelenen ve metni Keçecizâde İzzet Molla’ya ait olan bu kitâbenin üstüne, mevlevihanenin 1865’te Hidiv İsmail Paşa tarafından yenilenmesi üzerine Mevlana Celâleddin Rûmî’nin adını içeren bir alınlık yerleştirilmiştir.

Bi Bülten

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL